PİYASALAR
HAVA DURUMU
FOTO GALERİ
LINK BANKASI
NAMAZ VAKİTLERİ
BURÇLAR
Burcunuzu seçin, günlük falınızı okuyun
Sağlık Danışmanı
Şikayetim Var
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Başbuğ'u, karargâhtakiler yanıltmış olabilir
Başbuğ'u, karargâhtakiler yanıltmış olabilir
28 Mart 2010 / 16:48
Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Fikret Bila'yı, televizyonda görmeye alışkınız ama gazetelere pek röportaj vermez. Siyasetin ve özellikle askeri




Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Fikret Bila'yı, televizyonda görmeye alışkınız ama gazetelere pek röportaj vermez. Siyasetin ve özellikle askerin nabzını en iyi tutan gazetecilerin başında gelir. Türkiye'yi okuma biçimine katılmasam bile, mesleki ciddiyetine, kibarlığına, çalışkanlığına hayranım. Bila'sız bir Ankara medyası düşünemem. Kendisiyle öncelikle görüş ayrılığı içinde olduğumuz konuları konuşmak istedim. Asıl merak ettiğim, yoğun okumalar yaptığını tahmin ettiğim alevi tasavvuf anlayışıydı. Birincisini medenice yapabildik, ikincisine gelince çekimser davrandı ve sadece bu konuları ele alabileceğimiz başka bir söyleşi için söz verdi.














-Köşenizin adı Yön. Doğan Avcıoğlu'na, onun Devrim gazetesine sempatinizden dolayı mı bu ismi seçtiniz?


-Hayır. Ben o kuşaktan değilim. Onunla bağlantı kurmadan seçtim Yön'ü. Ankara gazeteciliği yaptığım için Türkiye nereye doğru gidiyor, yön neresidir, Türkiye Ankara'dan yönlendirildiği için o anlamda Yön dedim.


- O hareketin yapısını Hasan Cemal'in anılarından da biliyoruz. Ordunun içindeki bazı ulusalcı subayları kışkırtarak, ikna ederek bir devrim yaptırma yönünde bir hareketti. Siz kuşak olarak yetişmediniz ama zihniyet olarak yakınsınız belki.


-Bizim kuşak üniversite yıllarında, üniversite dışında okuyarak yetişti. Ben doğrusu Avcıoğlu hareketini benimseyen bir siyasi yaklaşıma sahip değilim. Ben onu Türkiye'nin gelişmesine katkı verecek bir hareket olarak görmedim hiçbir zaman. Yani Baasçı anlayışa yakın, özü itibariyle demokratik olmayan bir harekettir.


- 2010 Türkiye'sinde de buna benzer yaklaşımlar, yani orduyu sürekli darbe yapmaya kışkırtan ulusalcı akımlar var. Siz bunların neresinde duruyorsunuz?


-Ben otoriter rejimlere karşıyım. Türkiye'yi böyle üçüncü dünya ülkesi gibi algılayan zihniyetlerin doğru olmadığını düşünüyorum. Benim siyasi yaklaşımım daha çok demokratik sola yakındır. Yani otoriter bir rejim değil, sosyal amaçla kontrol edilebilen bir piyasa ekonomisinin özellikle gelişmekte olan ülkeler bakımından yararlı bir model olduğunu düşünüyorum.


ONLARA ULUSALCI YERİNE DARBECİ FAŞİST DEMEK LAZIM


-Peki bu orduyu kışkırtan ulusalcılara karşı yeterince eleştirel mi davranıyorsunuz, yoksa onları içten içe destekliyor musunuz?


-Ekonomi politika konusundaki yazılarım, söyleşilerim, televizyondaki yorumlarım hep demokratik sol yöndedir. Yazdığım kitaplar da öyledir. Rahmetli Bülent Ecevit'in aslında bu politikaya liderlik ettiğini düşünürüm. Dolayısıyla bu yapı içerisinde hiçbir zaman diktatörlüğe, darbeye, askeri müdahalelere yer yoktur. Ulusalcılık kavramına da itirazım var, bu kafa karıştırıyor. Ulusal kavramını ilk kullanan rahmetli Bülent Ecevit'tir. Ve bunu ulusal sol diye tanımlamıştır. Burada aslında siyasi literatürlere geçecek derin siyasi tartışmalar da olmuştur. Sol ulusal olur mu, ulusalcı olan birisi solcu olabilir mi, gibi. Bülent Ecevit bunu açmaya çalışmış bir liderdir. Yani solculukla ulusal çıkarları korumanın çelişmeyeceği tezine dayanır. Şimdi eğer kastedilen buysa bu çok farklı bir kavram.


-Kastedilen o değil biliyorsunuz.


- Ulusalcı dediğiniz zaman solcu milliyetçileri anlayabiliriz. Milliyetçi dediğimiz zaman da sağcı milliyetçileri anlayabiliriz gibi geliyor bana. Ama Bülent Bey'in ortaya attığı ulusal sol, son dönemde ulusalcı kavramına yüklenen anlamdan çok farklı. Sanki ulusalcı, darbeci anlamında kullanıyor ki bu doğru değil.


-Evet, ben bu manada soruyorum.


-Ulus çok saygın, kutsal bir kavramdır. Ulusalcılıkla milliyetçiliği eş anlayabilirsek sorun ortadan kalkar. Ve burada ulusalcı dememek lazım. Darbeci, faşist demek lazım onlara.


-Sorunun başına dönelim, o darbeci zihniyeti teşhir ettiğinizi düşünüyor musunuz?


- Teşhir etmek de çok mutabık olduğum bir kavram değil. Darbeci yaftalaması o kadar ölçüsüz kullanıyor ki son zamanlarda, yerli yerine oturmuyor.Darbeci zihniyetle mutabık olmam mümkün değil. Çağdaşlığı hedeflemiş bir Türkiye'ye darbeyi yakıştıramam. AB ile müzakere aşamasına gelmiş Türkiye'de, "darbe oldu" gibi bir haberi hafsalam almaz, kulağımı tırmalar.


-Askerden haber alma konusunda en başarılı gazetecilerden birisiniz. Bu hikayenin başlangıcı nereye gidiyor? Nasıl yakınlaştınız, neden sizi tercih ettiler?


-Ben haber kaynaklarını asker sivil diye ayırmam. Mesleğin özünün haber olduğuna inanırım. Ve Ankara gazeteciliğinin de mutlaka gazetenin manşeti için çalışması gerektiğini düşünürüm. Manşet olacak haberi nereden alabilecekseniz oradan almaya çalışmanız gerekir. Ben hep böyle çalıştım. Bu sadece askerlerden haber alıp yazan bir gazeteci değilim. Benim bütün siyasi liderlerle kanallarım hep açık olmuştur. Sivil haber kaynaklarıyla da açık olmuştur ama söylediğiniz olayın başlangıcı Kenan Evren'e kadar gider. 1989'da 12 Eylül'ü sorgulayan bir dizi yaptım. Bu sorgulamayı ben o zaman Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Erbakan, Türkeş'le konuşarak ve 12 Eylül'ü eleştirerek, eleştirmelerine olanak sağlayan bir yazı dizisi yaptım. O dönem askerler, diziye cevap vermek için benimle irtibat kurdular.


 












-Onlar mı sizi çağırdılar?


-Bu yayınlar Evren Paşa'yı rahatsız etti. Çok sert eleştiriler vardı hem Demirel, hem Ecevit'ten. 12 Eylül'e Beş Kala, Beş Geçe diye bir diziydi. O zaman tabii Evren'in ulaşılmaz bir pozisyonu olduğu için, ona sizin görüşleriniz nedir diye yaptığımız başvurular hep cevapsız kalıyordu. Bu dizi yayınlanınca basın müşaviri Ali Baransel benimle irtibat kurdu. Dedi ki, cumhurbaşkanımız bu yayınlardan rahatsız. Cevap vermek istiyor. Ama bir koşulu var; söylediği, yazdığı her şey tam yayınlanacak. Bu gayet haklı bir talep. Benim de üzerinde durduğum özelliklerden biri haber kaynağım ne demişse aynen onu yansıtmaktır. Ben de gayet tabii dedim. Benim irtibatım öyle başladı. Evren bir cevap hazırladı. Ben o cevabı noktasına, virgülüne kadar aynen yayınladım.


-Yüz yüze gelmediniz mi?


-Hayır. Hatta ben o habere imza da atmadım. Bizim terbiyemiz o zaman öyleydi. Yüz yüze görüşüp röportaj almadığım için, gazetemize yaptığı açıklama şeklinde yayınladım. Bunun nokta, virgülüne kadar aynen çıkmış olması Evren Paşa'nın dikkatini çekmiş. O zaman demiş bu genç gazeteci meslek kuralına uyan birisi. Bir şey talep ederse görüşebiliriz. Ben o cevaptan sonra tekrar liderlere döndüm. Evren böyle söylüyor, siz ne diyorsunuz diye. Yine Ecevit'e, Demirel'e gittim. Onlar yine bana cevap verdiler. Böyle karşılıklı bir cevaplaşmaya dönünce bu kez Evren'le doğrudan temas etme imkânım oldu. Davet ettiler beni. Marmaris'teki evine gittim. Orada yüz yüze görüştüm. Sorularımı cevapladı. Ve ilk röportajı da o anlamda ben yapmış oldum. Yine bunları noktasına, virgülüne dokunmadan yayınladım ve böyle bir güven ilişkisi oluştu Sayın Evren'le. Ve hala o güven ilişkisi sürer. Yani benim 12 Eylül'ü değerlendirmem kişisel olarak ayrıdır. Ama röportaj yapma anlamında, haber alma anlamında Sayın Evren bana güvenir. Ne zaman arasam telefonuma çıkar.


-O güven mi daha sonra bütün askerlere sirayet etti?


-Başlangıç olarak, evet, etkisi olmuştur. Ankara gazeteciliğinin bir gereğidir. Her zaman komutanlarla ilişkinizin olması gerekir. Bütün liderlerle, başbakanla da, muhalefet liderleriyle de kanalınızın açık olması gerekir. Daha sonra ben bu tarz görüşmelerimi diğer başbakanlarla da sürdürdüm. Sayın Evren'le de sürdürdüm. Ondan sonra gelen genelkurmay başkanlarıyla fırsat bulduğum zaman yaptığım konuşmalarda yine ne diyorlarsa, ne demek istiyorlarsa onu yazdım.Mesela Doğan Güreş zamanında benim yine asker ilişkim olumsuz bir şekilde, yine bir aleyhte haberle başladı. Ben 1992 yılında bir rapor yayınladım. Ve o haberim de ödül aldı. Yurtdışında bir takım askeri hesaplara ulaşmıştım. Bu hesaplar genel bütçenin dışındaydı. Resmi askeri hesaplar değildi. Orada görevli olan subaylarımızın üzerine kişisel hesap olarak görünüyordu. Ve o hesaplar üzerinde önemli bir miktarda döviz girip çıkıyordu...


-Ne yapıyorlardı o parayla, karanlık bir şeyler mi?


-Şimdi ben onu aydınlatmaya çalıştım. Elimde önemli bir rapor vardı, resmi bir devlet raporu. Meclis Başkanlığına sunulmuş. Ve bu hesapların sorgulandığı bir rapordu. Ben bunun cevabını almak için Genelkurmaya başvurdum. Genelkurmay bana cevap vermedi. Telefonuma dahi çıkmadı. Biz bu raporu yayınladık, cevap da alamadığımızı yazdık. Sonra büyük olaylar oldu. Doğan Güreş Paşa sinirlendi. O zaman Genelkurmay genel sekreteri Tümgeneral Hurşit Tolun'du.Beni makamına davet etti. Hatta biraz sert sayılabilecek bir üslupla konuştu. Bende karşılık vermek zorunda kaldım. Ve beni dava etmek üzere hazırlık yaptıklarını söyleyerek bir dosya gösterdi. O dosyada işte benim aleyhime bir dava hazırlığı vardı, dava açacaklardı.


-Gerekçe?


-Niye bunu yazıyorsun, niye orduyla uğraşıyorsun. Bunu nereden çıkartıyorsun falan. Ben dedim ki, bu rapordan çıkartıyorum. Şu tarihlerde sizi aradım, bana cevap vermediniz. Cevap hakkını kullandırmak üzere sizi aramıştım. Hem sizi aradım, hem genelkurmay başkanlığını aradım. İkisinden de cevap alamadım. Ben bunu kafadan atmadım. İşte rapor burada, belgesi de burada. Siz dedim bu hesapların ne olduğunu açıklayacak olan makamsınız. Beni dava etmenizden de ben çekinmem. Çünkü ben belgeye dayanarak gazetecilik görevimi yaptım. Daha sonra tekrar beni davet etti. Dedi ki, biz Uğur Mumcu ile konuştuk, sizin gazetecilik ilkelerinize uyan bir gazeteci olduğunuzu öğrendik. Ve biz o fikrimizden vazgeçtik. Size bunun ne olduğunu açıklamaya karar verdik. Bana o hesabı açıkladılar. Ben de yazdım.


-Bu olayı hatırlayamadım şimdi. Neymiş mesele?


 


-1974 Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra biliyorsunuz Türkiye'ye bir ambargo uygulanıyordu. Özellikle askeri alanlarda Türkiye zorluk çekiyordu. Resmi yollardan yedek parça alınmıyordu. Özellikle Hava Kuvvetlerine. Buna bir yöntem bulmak için oradaki subaylar üzerine bir hesap açıyorlar. Ve bütçeye sokmadıkları bu parayla piyasadan yedek parça alıp Türkiye'ye gönderiyorlar. Türk ordusunun ihtiyaçları için yapılmış. Ama mali mevduatınıza baktığınızda bu uygun bir şey değil.


-Eh, tabii siz de eski bir Sayıştay denetçisisiniz, bilirsiniz bu işleri.


-O bilgilerimden yararlanarak yapmıştım. Bütçenin nasıl çalıştığını biliyordum. Bütçe denetimi yapan birisiydim. Ambargoyu delmek için uygulanan bütçe dışı, gayriresmi hesaplar üzerinden yapılmış bir alımmış. Ama haber değeri yüksek bir rapordu. Yine ters başladı benim ilişkim. Ondan sonra tekrar güven ilişkisi kuruldu. Çünkü ben aleyhte haber yaparken de güvenilir bir gazetecilik yaptığımı kanıtlamış oldum.


BİR KULAĞIMDA MESUT YILMAZ'LA DİĞER KULAĞIMDA ÇEVİK BİR'LE KONUŞTUĞUMU BİLİYORUM


-28 Şubat'ta yalnız pek aleyhte yayın yapmadınız ama. Yani asker mi, Erbakan mı tercihinde askeri seçmediniz mi?


-Ben o dönemde düzenli köşe sahibi değildim. Haberi almaktan birinci dereceden sorumluydum Ankara bürosunda. Ve o zaman haber, hem 28 Şubat'ı sahneye koyan, uygulayan askeri kaynaklardan, hem de ona karşı gelmeye çalışan sivil kaynaklardan çok süratli bir şekilde geliyordu. Hani ben bir kulağımda Çevik Bir, bir kulağımda Mesut Yılmaz'la konuştuğumu biliyorum, aynı anda aradıklarında. Onların yine ben hiçbirinin özlerine dokunmadan yan yana asker bunu söylüyor, başbakan bunu söylüyor diye tarafsız bir şekilde verdim. Bizim 28 Şubat'ta Milliyet olarak tavrımızın demokratik olduğunu kanıtlayan başka olaylar var.


-Andıç meselesinde evet, Milliyet farklı davrandı


-Evet. Genelkurmayın meslekten atılmasını istediği meslektaşlarımız oldu. O zaman ben Ankara temsilcisiydim yine. Derya Sazak da genel yayın müdürümüzdü. Bize de şu şu isimler Milliyet'ten gitsin diye geldi. Hem Aydın Bey meslektaşlarımızın gazeteden çıkarılmasına direndiği için onu kaale almadı. Hem de Şemdin Sakık'a mal edilen bir andıca ilk karşı tavrı da Derya ile ben Milliyet'te almış olduk. Ama 28 Şubat'ta ne oluyor, o anda ne yaşıyorsak hep manşetlerden, birinci elden verdik.


-Ama sadece andıçla değil, pek çok dezenformasyon yapıldı. 28 Şubat askerin gazeteciler üstünde gerçekten büyük baskı yaptığı bir dönemdi.


-Yanlış bir algılama var. zannediliyor ki, 28 Şubat'ta Genelkurmay gazetecileri çağırdı. Bilgiler verildi. Haberler dikte ettirildi. Ve bunlar yazdırıldı, manşete çıktı. Öyle çalışmadı 28 Şubat. O zaman yapılan uygulama off the record değildi. Yani Ankara'da çalışıp da Genelkurmaydan aldığı bilgiyi 'ben bunu yazmadım' diyen yoktu. Hepsi siyasi yönü çok yüksek haber değeri taşıyan şeylerdi. Şimdi böyle bir olguyu siz Ankara'da yok sayabilir misiniz gazeteci olarak? Genelkurmay brifing veriyor. Bu brifinglerde bazı belgeler dağıtıyor veya bazı görüntüler veriyor. Ve siz onu izliyorsunuz ve yazmak zorundasınız. Haber olarak yazmak zorundasınız. Demek istediğim o. Yani gizli kapaklı bir şey yürütülmedi. En azından ben muhatap olmadım. Hepsi açıktır kamuoyuna. Ben şuna karşıyım, yani öyle eleştiriler aldım ki İstanbul'daki meslektaşlarımdan. Kardeşim, niye konuşuyorsun genelkurmay başkanıyla veya genelkurmay başkanının söylediğini niye yazıyorsun? Şimdi bu yaklaşım Türkiye gerçeğine uymuyor.

Bu haber toplam 255 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
ARŞİVDEN ARA
YAZARLAR
ÖZEL HABER
Anket
Referandumda "Evet" mi diyeceksiniz "Hayır" mı
VIDEO
NASIL BASARDILAR
SÖYLESI